06 Nisan 2025 Pazar
08 شوال 1446 الأحد
Kader ve Kulların Fiilleri Hakkında Bir Soruya Cevap

SORU: Kader mes’elesini açıklayacağınızı ümit ediyoruz? Fiilin aslı takdir edilmiş de insan keyfiyetinde mi muhayyerdir? Mesela Allah teâlâ bir kulunun mescit yapmasını takdir ettiği zaman kul kesin bunu yapacaktır. Fakat kulun bu binayı nasıl yapacağını onun aklına bırakmıştır. Masiyet de böyledir; Allah kulun masiyet işleyeceğini takdir ettiği zaman insan onu mutlaka işleyecektir. Fakat kulun bu günahı nasıl işleyeceğini kulun aklına bırakmıştır. Bu görüşün hülasası, kulun kendisi hakkında takdir edilen şeyi nasıl infaz edeceği konusunda serbest olduğudur. Bu görüş doğru mudur?

CEVAP: Bu mes’ele, yani kader mes’elesi çok eski zamanlardan beri insanlar arasında tartışma konusu olmuştur. Bu sebeple insanlar üç guruba ayrılmışlardır. Uçlarda ve ortada yer alanlar. Uçlarda yer alanlardan:

Birincisi: Allah teâlâ’nın kaderinin genelliğine bakmışlar, kulun ihtiyarını göz ardı etmişlerdir. Bunlar, kul fiillerinde mecburdur, onun bu fiillerde herhangi bir seçim hakkı yoktur demişlerdir. Bunların anlayışına göre bir kimsenin rüzgâr sebebiyle damdan düşmesi, kendi kendine merdivenle damdan inmesi gibidir, bu ikisi arasında fark yoktur.

Diğer uçta yer alanlara gelince: Bunlar kulun kendi ihtiyarıyla yapan ve terk eden olduğuna bakmışlar fakat Allah’ın kaderini göz ardı etmişlerdir. Kul fiillerini sadece kendisi yapar, Allah’ın kaderiyle bu fiillerin bir ilgisi yoktur demişlerdir.

Ortada yer alanlara gelince: Bunlar iki sebebi de görmüşler, Allah’ın kaderinin genelliğine de kulun ihtiyarına da bakmışlardır. Bunlar, kulun fiili, Allah’ın kaderi ve kulun ihtiyarı ile olur demişlerdir. Bunlar bir kimsenin rüzgâr sebebiyle düşmesi ile kendi kendine merdivenle damdan inmesi arasındaki farkı bilirler. Birincisi onun ihtiyarı olmadan yaptığı bir fiildir. İkincisi ihtiyarıyla/kendi irâdesiyle yaptığı bir fiilidir. Bunların her ikisi de Allah’ın kazası ve kaderi ile meydana gelir. Allah’ın mülkünde Allah’ın istemediği bir şey vaki olmaz. Fakat kulun ihtiyarı ile olan şeyler yükümlülüğün ve sorumluluğun konusudur. Kişi yükümlü ve sorumlu olduğu emirlere ve yasaklara muhalefet etmek için kaderi gerekçe gösteremez. Çünkü o muhalefete yeltendiği zaman Allah’ın bu konudaki kaderinin ne olduğunu bilmeden yeltenir. Onun kendi ihtiyarıyla muhalefete yeltenmiş olması, ister dünyada olsun ister âhirette olsun cezalandırılmasının sebebidir. Bu sebeple bir zorlayıcı onu muhalefete zorlamış olsa ona muhalefet hükmü uygulanmaz, böyle bir durumda mazeretinden dolayı cezalandırılamaz. İnsan ateşten kaçıp güvende olacağı bir yere sığınmasının kendi ihtiyarıyla olduğunu idrak eder. İçinde oturmak için güzel, geniş ve oturumu hoş bir eve doğru gitmesini de kendi ihtiyarıyla olduğunu bilir. Bununla beraber o ateşten kaçmasının ve sözü edilen eve doğru yönelmesinin Allah’ın kazası ve kaderiyle meydana geldiğine de îmân eder. Ateşin kendisini yakalaması için orada kalması ve evde oturmaktan geri durması, kendisinin bir ihmali ve fırsat kaçırma olarak kabul edilir, kınanmayı hak eder. O halde kendisini âhiret ateşinden koruyacak ve cennete girmesini gerektirecek sebepleri terkteki ihmaline nispetle bunu niçin idrak etmez?!

“Allah teâlâ bir kulunun mescit yapmasını takdir ettiği zaman kul kesin bunu yapacaktır. Fakat kulun bu binayı nasıl yapacağını onun aklına bırakmıştır.” şeklindeki örneklendirmeye gelince bu örneklendirme doğru bir örneklendirme değildir. Çünkü bu örneklendirme binanın nasıl yapılacağında aklın bağımsız olduğu, bunun Allah’ın kaderinin içine girmediği, bina fikrinin aslında da kaderin bağımsız olduğu ve insan irâdesinin bunda hiçbir dahlinin olmadığı fikrini vermektedir. Gerçekte bina fikrinin aslı da kulun ihtiyarına dâhildir. Çünkü o böyle bir fikre zorlanmamıştır. Nitekim mesela kendi evini yeniden yapmaya veya onarmaya da mecbur değildir. Fakat bu düşünceyi Allah teâlâ kulu için onun bilmediği bir şekilde takdir etmiştir. Çünkü kul Allah teâlâ’nın bir şeyi takdir ettiğini o şey vuku buluncaya kadar bilemez. Çünkü kader gizli bir sırdır, ancak Allah’ın vahiyle ona bildirmesiyle veya vukuunu hissetmesiyle bilir. Binanın nasıl yapılacağı da Allah tarafından takdir edilmiştir. Allah teâlâ her şeyi topluca ve ayrıntılı olarak takdir etmiştir. Allah murâd etmedikçe ve takdir etmedikçe kulun bir şeyi ihtiyar etmesi, dilemesi mümkün değildir. Bilakis kul bir şeyi yapmayı dilediği ve yaptığı zaman kesin olarak bilir ki buna Allah hükmetmiş ve takdir etmiştir. Kul, fiilinin meydana gelmesi için Allah’ın sebep olarak takdir ettiği zâhirî ve maddi sebeplere göre serbesttir. Kul bir fiili işlerken herhangi birinin kendisini zorladığını hissetmez. Fakat o, Allah’ın sebep kıldığı sebeplere göre bu fiili işlediği zaman biz kesin olarak biliriz ki Allah teâlâ bunları topluca ve ayrıntılı olarak takdir etmiştir.

İnsanın günah işlemesinin örnek olarak gösterilmesine gelince biz bunda da aynı şeyi söyleriz. Bu örnekte siz şöyle demiştiniz: Allah kulun masiyet işleyeceğini takdir ettiği zaman insan onu mutlaka işleyecektir. Fakat kulun bu günahı nasıl işleyeceğini ve ona nasıl ortak koşacağını kulun aklına bırakmıştır.

Biz bu konuda da mescit yapılması konusunda söylediklerimizi söyleriz: Allah teâlâ’nın günah işlemeyi takdir etmesi kulun ihtiyarına mani değildir. Çünkü onu ihtiyar ettiği zaman Allah’ın bunu kendisi hakkında takdir ettiğini bilmez. Hiç kimsenin baskısını üzerinde hissetmeden özgür bir şekilde günaha yönelir. Fakat günaha yöneldiği ve işlediği zaman biz biliriz ki Allah teâlâ onun o günahı işleyeceğini takdir etmiştir. Masiyetin işlemesi ve kulun mevcut ihtiyarıyla ona ortak koşması Allah’ın kaderine mani değildir. Allah teâlâ bütün eşyayı topluca ve ayrı ayrı takdir etmiştir. Ona götüren sebepleri de takdir etmiştir. Kulun fiillerinden hiçbir şey ne istemli fiilleri ne de istem dışı fiilleri bunun dışında değildir. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir? Bunların hepsi bir kitapta mevcuttur. Bütün bunlar Allah’a göre pek kolaydır.” (Hac: 70). “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” (En‘âm: 112). “Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dînlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyle ise onları uydurdukları ile baş başa bırak!” (En‘âm: 137). “Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık delîller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilâfa düştüler de içlerinden kimi îmân etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini yapar.” (Bakara: 253).

O halde kişinin kafasının karışmasına ve şerîata kaderle muhalefet etme zannına sebep olacak olan bu gibi mes’eleleri ne kendisinde ne de başkalarında araştırmaması gerekir. Sahâbenin böyle bir huyu yoktu. Onlar gerçekleri öğrenmeye insanların en düşkünleri, susuzluğu giderme ve gamı kederi dağıtmada yardım edecek olana en yakın olanları idiler. Buhârî’nin Sahîhi’nde Ali b. Ebî Talib radıyallahu anh’ten rivâyet edildiğine göre Peygamber صلى اللّٰه عليه وسلم şöyle burmuştur: “Sizden her bir kişinin cennetteki yeri veya cehennemdeki yeri kesinlikle belirlenip yazılmıştır.” Biz dedik ki: Öyle ise Ya Rasulullah, ameli ve ibâdeti bırakıp yazılmış olan kitâbımıza dayanamaz mıyız? “Hayır, sizler çalışıp amel edin, herkese ameli hazırlanıp kolaylaştırılmıştır” buyurdu.

Bir başka rivâyette şu ifadeler geçer: “Sizler çalışıp amel edin. Çünkü herkes ne için yaratılmış ise kendisine o kolaylaştırılır. Saadet ehlinden ise ona saadet ehlinin ameli kolaylaştırılır. Şekavet ehlinden ise ona da şekavet ehlinin ameli kolaylaştırılır.”(Buhari, Muslim) Sonra şu âyeti okudu: "Bundan sonra kim verir ve sakınırsa, o en güzeli de tasdîk ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız. Amma kim cimrilik eder, kendini müstağni görür ve o en güzeli yalan sayarsa, biz de ona o en güç olanı kolaylaştırırız" (Leyl: 5–10). Demek ki Peygamber صلى اللّٰه عليه وسلم kitâba dayanıp/kaderi bahane ederek ameli terk etmeyi yasaklamıştır. Çünkü onda ne yazılı olduğunu bilmenin yolu yoktur. Kulun gücünün yeteceği ve imkân bulacağı şeyleri de emretmiştir. Bu da ameldir/itaattir. Peygamber صلى اللّٰه عليه وسلم îmân edip sâlih amel işleyen kimsenin işinin kolaylaştırılacağına delâlet eden âyeti de delîl getirdi. Kulun esenlik ve mutluluk bulacağı en etkili ve en verimli ilaç budur. Kul bunda îmân üzerine bina edilen sâlih amel için paçalarını sıvar. Sâlih amelle birlikte dünya ve âhirette kolaylığa erişmede başarılı olduğu zaman da bu neticeden dolayı sevinir. Allah teâlâ’dan hepimizi sâlih amelde başarılı kılmasını, kolaylıkla bizi sevindirmesini, zorluktan uzaklaştırmasını, dünya ve âhirette bize mağfiret etmesini dilerim. O çok cömerttir, çok kerem sahibidir.

Şeyh Muhammed bin Salih el-Useymin
Soru ve Cevaplarla İslâm’ın Rukünleri Fetva no: 61

Kategoriler
Dersler
Vahiy Mescidi
  • /ANKARA
Sitemizde yer alan içeriklerin kaynak gösterilerek paylaşılmasında mahzur yoktur.
vahiymescidi.com © 2025